EZEL'E ATIF -6-
- Siboş Bilir
- 31 Eki
- 4 dakikada okunur
"OKU" aynı zamanda bir "YAZ" değil midir?
Yazan yazmıştır yazısını,
okuyan da okuduğunun üstüne yazmaz mı kendi anlayışının yazısını
ve beklemez mi yazdığının okunmasını?Kitaptan çatılar kuralım ve yazılanın gölgesinde ezeli hatırlamaya uğraşalım!
Bir kitabın gölgesinde izlemek hayatı! Gün sayfalarının arasında anı edinmek… Bazen bir kitap ayracı gibi okunana ara vermek, düşüncede molaya çekilmek... Çokları elemek, kendi gerçekliğinle yazanı eleştirmek... Bazen de anlam veremediğin yazılmışları es geçmek hatta o yapraklardan bir hayal gemisi inşa edip yazılandan kaçmak!
Yazının mı, kâğıdın mı yoksa fikirlerin mi külleridir dökülen. Kutsal aklım üretir, benliğimin gardiyanı zihnim, üretileni işler. "Göre" kütüphanem de o işlenmişi deneyimleri doğrultusunda sahip olduğu kelimelerle giydirir. Artık iş yazmaya kalmıştır. Ne zaman ki yazı göze değer, o vakit yazılanın mahremiyeti biter. İşte yangın yeri burasıdır. Her öteki algı, kendi yara çukurundan okur yazılanı. Bazen alınır, bazen kızar, bazen hoşlanır, bazen de kendisini tanır o sözün süsünde. Bir beyinin ürettiği nasıl olurda bin şekilde algılanır? Üstelik her birimiz aynı çukurda yangın yemişsek!
Düşüncelerimizin bizden hızlı olduğu bir yaşayışta, bizden önce düşünmüş olanları takip etmeyi alışkanlık edinmişiz. Düşün alanımız, düşlerimizin rahmidir aslında ve her birimizin düşü diğerinden farklıdır. Bizden önce gelip geçmiş ‘düşünmüş’lerin düşleri, doğurulmuş kelimeler aracılığıyla bizlere ‘söz’ün gebelik sürecini anlatmaktadır. Sözü anlamak düşü tercüme etmek demektir, böylelikle misal aleminin kapıları aralanır ve sen o düşün düşüncesi olursun. İşte yazmak böyle bir has dinleyişin ürünüdür.
Akıl denizinde dibe dalmak, bulunduğun kara parçasından vazgeçmeyi gerektirir. Bu dalış yağmurda ıslanmaya benzemez. Derinin vurgunu değdi mi bedenliğine, nefes bırakır yerini yüreğin gizil soluk demine. Değişim değildir mesele, dönüşüm gerekir kendiliğini özlemişe!
Baktım sağım soluma, ‘ben’den başka bence yok! Yürüdüm yolda ve yolumca, esir bir hazan eşliğinde de ‘ben’den başka canca yok! Üşüdüm çıplağımda, dolandım ayağıma, titredim aklımın yağmurunda! Baktım hep, ‘ben’den sandığım ben yolcularına.
Korktum bilemediğimden, ürktüm bildiklerimden, kaçtım değemediklerimden. Nereden geldiysem habersizim, nereye gidiyorsam habersizim, kocalık sarmış her yanımı ‘ben’ benden de habersizim. Çoklukta tek olmak kadar, tekliğini çoklukla paylaşmak ne kadar zormuş!
Zoruma gitti sanki.
Ayrı gibi görünen aynılarız. Sıra sıra sürüleşmiş can taşırlarız. İtiraf edemediklerimize itiraz etmekle sürüden ayrıldığımızı sanan ‘hayatyaşar’larız.
Ulaşamadıklarımızı karalayan,
yaşayamadıklarımızı yalanlayan,
farklılığımızı haklılığımızla karıştıran,
korktuklarımızdan sakınan,
dile dökemediklerimizi ayıplayan,
düne bağımlı kalarak yarını planlayan,
başkasını sırf başka diye kendimizden öteye taşıyan,
büyüklüğümüzle övünerek küçüklüğümüzü kanıtlayan,
‘iyi’nin reçetesine sahip olduğunu sanan ama ‘kötü’ ile karşılaştığında hemen sıvışan,
yanlışa küfür ederek mücadele ederliğiyle avunan,
hevesi kursağında kalınca boğaz sıkan,
can sıkıntısı sarınca cana saldıran,
taşınamaz yükleri sırtlanınca, sırtında taşıyan toprağına sırt dönen,
bildiğini kibir kaftanı yapıp bilmeyene parasını ödeten,
kendi noksanından bihaber iken diğer noksanları tamamlamaya çalışan, "birömürpaylaşır"larız.
Ve hayat denen ayrıcalığı acımasızca tüketerek harcayanlardanız!
TEKtir insan ASLında. Hayatı da nefesi de, kalbi de sevgisi de tektir. Kendi doğar, kendi yaşar ve kendi ölür. BİR’i bilir ‘cantaşır’ insan, diğeri çıkınca karşısına kafası karışır ve çok hoşlanmaz bu aynılıktan. Bütün öğretiler bizi biraradalığa yöneltir ancak TEKtir insan ve çoğalamaz kendi varoluşundan.
Çınardan, Meşeden ve daha nicelerinden başka bir ağaç var henüz adını koyamadığımız. Misallemelere konu olan dallı budaklı, saçlı saçaklı. Hem kuru hem ulu. Bazen gölgeye sebep bazen ısıya araç! Öncesizlerin sonrasına yol, sonsuzun peşine düşenlere ‘hal’ olan. Bir dalında kırmızı saklanırken bir dalı karaya bulanmış. Yerin yüzüne tutkulanmış mahcup kökleri ile mahremi olan göğe nazar akıtan. Tortulu kabukları yaş döngüsüne tercüman. Dünleri diri tutup, bilinmeze gardiyanlık taslayan. Bakana olduğundan başka görünen, bakmayana “ben buradayım” diye çağrı gönderen. Nefesin sırrı, soluğun ilmi, bilişin seyri, AN'ın hikmeti bir ağaç işte! Ben bunun adına "İDRAK AĞACI" dedim. Baltayla kestim, bıçakla deştim, filiziyle seviştim yine de sürekli genişleyerek "BEN"i daraltmasının önüne geçemedim, BEN BENimle BENleşemedim. KENDİCİĞİM hala dip çukurunda BENi bekleyişte!
Bu kadar derin ve incelikli bir seyyalenin nihayetinde yine başladığım yerdeydim işte.
Yılmadım demiştim ya; yine aldım yanıma ‘ben’i ve yine bana doğru yollandım, ömrüm zamanında. Yürüdüm bana beni geçmeden. Az gittim de uz'u bulamadım bir türlü. Derelerimde ayak ıslattım da tepelerime varamadım bir türlü. Doğdum buraya ama burayı bilmeden. Bilemediğimi saydım, bildiğime dayandım, inandığımı yaşadım, yaşayamadığıma sabır dayadım. Bana verilen yolda benim yönümü ben çizdim, ayağım yere değemeden çizgim üzre ömür dizdim. Kuşlara özendim de kanatlarla bezendim. Bir dönüp te bakayım dedim ard'ıma, ardım kapılmış derya misali sadr'ıma. Tanıştım arpayla, baktım boyuna; ben ondan daha kısa. Çoookkkk kısa!
Devasa bir zerreymişim, ufacık bir damlalık içinde. Sorarak aradığım cevaplarım düşmüş peşime. Elim bende, ben elimde aynı anda ‘el’im de. Her uzvum benden büyük, büyüklüğün küçücük tanesi içinde. ‘Ben’ler – ‘Kendi’ler tanımları ile karmaşa yaratmışım bir damlalığım hükmünce, O SADE’lik aleminde. Hicap adımı sundu dile ve KATRE oldum CAN denizimde.
Anladım ki; dünya küpümde sızıntı var, aceleyle dökülüyorum artık ecelden öteye.
EZEL bineğinden inmeden önce yere, bir ‘söz’diyeyim, ‘BEN’i kendi için bende yuva edene;
Sen yoluna düşmeden önce, bir ben çekerim ‘ben’i bildiğim bence...
Şimdi sözün sırası sana düştü işte kendinden kendini kendileyen kendiciğim;
bir söy eyle bu canıntaşır hayatyaşar’ına!
Bu kimsesizlik diyarında, BEN atıfta bulunmasın da sana KİM bulunsun,
kim var ALLAHESEN senin HEPli HİÇ’liğinden başka!...
Usul bir fısıl yakıştı yürek otağıma;
Şimdi, sus giy aklın sazına
ve AŞK’a uğra
söy eylemişti…





Yorumlar